Bir Pazar gezisi

This stunning image, captured by the NASA/ESA Hubble Space Telescope’s Advanced Camera for Surveys (ACS), shows part of the sky in the constellation of Sagittarius (The Archer). The region is rendered in exquisite detail — deep red and bright blue stars are scattered across the frame, set against a background of thousands of more distant stars and galaxies. Two features are particularly striking: the colours of the stars, and the dramatic crosses that burst from the centres of the brightest bodies. While some of the colours in this frame have been enhanced and tweaked during the process of creating the image from the observational data, different stars do indeed glow in different colours. Stars differ in colour according to their surface temperature: very hot stars are blue or white, while cooler stars are redder. They may be cooler because they are smaller, or because they are very old and have entered the red giant phase, when an old star expands and cools dramatically as its core collapses. The crosses are nothing to do with the stars themselves, and, because Hubble orbits above Earth’s atmosphere, nor are they due to any kind of atmospheric disturbance. They are actually known as diffraction spikes, and are caused by the structure of the telescope itself. Like all big modern telescopes, Hubble uses mirrors to capture light and form images. Its secondary mirror is supported by struts, called telescope spiders, arranged in a cross formation, and they diffract the incoming light. Diffraction is the slight bending of light as it passes near the edge of an object. Every cross in this image is due to a single set of struts within Hubble itself! Whilst the spikes are technically an inaccuracy, many astrophotographers choose to emphasise and celebrate them as a beautiful feature of their images.

-Delikanlı buralarda taziye evi varmış, nerede biliyor musun?
Tombul yanakları kıpkırmızı, kazağından dumanlar çıkan çocuk topun üstüne bastı.
Yanındaki sıska olan;
-O da neymiş?
-Cenaze evi yani evladım. Parkın içinde demişlerdi bana.
-Burada yok, dedi, hiç düşünmeden. Topa olanca hızıyla vurup tel örgülerle çevrili toprak sahada koşturmaya devam   ettiler.
– Baba, delikanlı dedin ya. Şişman diye mi?
-Oğlum senin yaştakilere öyle denir işte. Sen de delikanlısın diyerek gülümsedi. Çocuğun kafasındaki bereyi iki eliyle   kulaklarını içine alacak şekilde düzeltti. Başını okşadı.
Parkın içinde görünürde pek bir şey yoktu.
Nereyi arıyorsunuz? dedi, tele dayanmış sigarasını tüttüren adam.
-Taziye evini?
-Arkanızdaki binanın ikinci katı. Demirli kapıdan içeri girin merdivenle yukarıya çıkın.
-Seyit Ali Spor Kulübü yazıyor burada?
-Evet, doğrudur onun üstünde toplanırlar.
-Hay Allah, şu çocuklara sorduk bizde.
-Onlara adlarını sor bakalım bilirler mi şimdi?
-Sağ olasın, hayırlı günler.
Bahçenin içine girip yukarıya çıktılar. Kesif bir sigara dumanı genizlerini yaktı.
Kapı aralıktı;
-İt bakalım şu kapıyı oğlum.
İçeri girer girmez geniş bir holde her yana saçılmış ayakkabılarla karşılaştılar.
Ayakta sigara içen birkaç kişi gelenleri selamladılar.
-Oğlum ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Şu kenardaki bir çift terliği al, dedi.
-Mustafa abi hoş geldin, babamlar bu tarafta dedi, Nuri.
-Başınız sağ olsun, diyerek kucaklaştılar.
Kapının karşısındaki mutfaktan çayın fokurtusu duyuluyordu. Girişin solunda başka bir odada ayakta insanlar      vardı. Uzunca bir masanın etrafında çay içiliyordu. Belli ki dumanlar oradan geliyordu. Hava zaten yeterince griydi.
Sağdaki büyük odanın ortasında geniş kare bir sütunun üzerinde Atatürk’ün asker kıyafetli bir portresi asılıydı.  Tavanları yüksekti. Odanın girişi haricinde duvarların önünde boylu boyunca kumaşla kaplanmış sedirler vardı.  Yerler parça parça halılarla kaplıydı. Mustafa oğlunun elini bırakmadan paltolarıyla içeri girer girmez oturan sessiz  kalabalık şöyle bir doğruldu. Kimin elinde tespih yanındakiyle fısıldıyor, kimileri sadece karşıya bakıyordu. İçeride s  sadece kapının karşısındaki sedirdeki birkaç kişilik boş yer haricinde belki yirmi kişiden fazla insan vardı. Mustafa  çevresine bakındı, bembeyaz sakalı heybetli görünüşüyle amcası sağ tarafta mağrur oturuyordu. He iki yanında  tanımadığı aynı yaşlarda insanlarla sessizlerdi.
Mustafa, başıyla selam verip hemen oraya yöneldi, eline sarıldı;
-Amca başınız sağ olsun. Sarıldılar.
-Berhudar ol evladım.
-Oğlum Dede’nin elini öp. Amca elini vermeyip, başından öptü küçük Kaan’ı.
– Maşallah koca adam olmuşsun.
-Amca kusurumuza bakma cenazeye yetişemedik.
-Geçin söyle, deyip boş yeri eliyle işaret etti.
Mustafa paltosunun çıkarmadan düğmelerini açtı. Kaan’ı yanına oturtup, beresini çıkarttı.
-Oğlum önünü aç çıkınca üşürsün, bereni de cebine koy.
-Baba burası zaten soğukmuş.
-Şimdi ısınırsın.
Yerlerine yerleşir yerleşmez, Kaan salonun öbür ucundan gelen gür bir sesle irkildi;
-Merhaba Mustafa,
Mustafa sağ elini göğsüne götürüp merhaba diye cevap verdi.
Ardından kimin gözüne baktıysa, aynı şekilde; Mustafa Bey, Mustafa kardeş diyerek selamladılar.
Üşenmeden herkese cevap verdi.
-Baba herkes seni tanıyor, elini niye öyle yapıyorsun?
-Oğlum sessiz olalım, cenaze evine geldik. Yani kalbimden selama karşılık veriyorum. Adettir.
-Adet ne Baba?
O esnada Amca’nın hemen yanındakilerden biri;
-Merhumun ruhuna el- Fatiha diye bağırdı.
-Oğlum eline benim gibi kaldır, akşamları ettiğini duayı içinden tekrar et.
Herkes duasını edince, bir hareketlenme oldu, birkaç kişi aynı şekilde ellerini kalplerine bastırıp, Amca’ya dönerek;
-Baki Allah’tır, diyerek odadan çıktılar.
-Baba ne diyorlar?
-Oğlum dur bi gitsinler anlatırım.
Dışarıdan futbol oynayan çocukların sesleri geliyordu.
-Kaan kaç yaşına girdin bakalım?
-11
-Allah bağışlasın, benimki daha 8’e yeni girdi. Ne çabuk büyüdüler değil mi Mustafa?
-Sorma Nuri zaman su gibi işte. Sabah uçağı kardan rötar yaptı. Yengeme yetişemedik.
-Yavrum Nuri’de o büyük Amca’nın oğlu, amcan sayılır, elini öp yavrum.
-Herkesin elini öpecek miyim?
Gülüştüler.
Kahveci bir elinde 3 tane iç içe geçmiş mırra fincanı diğer elinde de kapaklı bakır cezve ile içeri girdi.
Doğru son gelen misafirlere yöneldi. Önce Mustafa’ya daha sonra da, Kaan’a fincanı uzattı;
-O içmez dedi, Mustafa.
-Baba içerim.
Nuri araya girdi;
-Bırak tadına baksın, nerede deneyecek çocuk.
-Ağır gelir şimdi, demesine kalmadan, Kaan kahveyi yuvarladı. Ama suratını da ekşitti.
Mustafa fincanı uzattı. Dumanı yüzüne vuran sıcacık mırrayı tekrar başına dikti.
Kahve çok iyi geldi. Sabahın köründen beri yollarda perişan olduklarını hatırladı. İnsanların çoğunun yüzü çok  tanıdık geliyordu ama isimlerini hatırlayamadı. Memleketten çıkalı 20 yıl olunca kendini yabancı hissetti. Bir de geç  kalmışlardı zaten. İçinden kendi kendine tekrar utanıp başını öne eğdi.
-Baba halıyı duvara asmışlar, üzerindeki Boğaz Köprüsü değil mi?
-Evet.
-Öbür duvardaki ne Baba?
-Oğlum çok konuşulmaz demiştim ya sana.
-Herkes yanındakiyle konuşuyor Baba.
Mustafa homurdandı ama yine de cevap verdi;
-O Kabe’nin resmi yavrum.
Kaan sorulara devam ederken içeriye ceketinden göbeği fırlamış biri girdi. Amca’ya dönerek;
-Yemek hazır buyurun, dedi.
Amca eliyle sonra diye işaret etti. Herkes birbirini davet etti.
-Çocuk acıkmıştır, yoldan geldiniz önce siz diyerek Nuri onları tam karşıdaki odaya götürdü.
Birkaç masa birleştirilmiş, çevresine plastik beyaz sandalyeler konmuştu. Muşambadan masa örtüsünün üzerine  düzenli aralıklarla şeffaf folyoya sarılmış bir paket yanında da bir kutu ayran bırakılmıştı. Camın biri ardına kadar  açıktı.
-Oğlum önce büyükler otursun dur acele etme.
Babanın ısrarına rağmen Kaan oturup çabucak paketi açtı. Yine herkes birbirini davet etti. Mustafa babasından  aldığı terbiyeyi şu oğlana anlatamamaktan içi içini yiyordu. Kaan plastik çatalı kullanmak yerine eliyle kebabı  ucundan kopardı. Pidenin içine maydanozla karışmış soğanla beraber yerleştirip, dürüm yapmaya çalıştı. Odaya  soğukla yoğrulan yağ, ter, duman kokusu yapıştı.
-Ver ben sana yapayım, dökeceksin üstüne.
-Mustafa seni iyi gördüm. Yengem nasıl? Uzun süre oldu, dedi, Nuri’nin abisi Emin.
-İyi çok şükür, o da gelmeyi çok istedi ama işinden izin alamadı. Oğlum dur ayranı ben açarım.
-Bırak rahat rahat yesin Mustafa, daha ister misin?
-Sağ ol Emin, fazla yemez o, diyerek Kaan’la göz göze geldi.
O sırada masaya üç büyük tepsi baklava geldi. Aynı anda içerideki odadan yine Fatiha sesleri yükselince herkes y  yemeği bırakıp dua etti. Kaan’ın bir eli havada diğer elinde kebabın kalan parçasıyla durumu idare etti. Plastik  çatalla baklavayı yemeye kalkınca çatalın ucu kırıldı.
-Oğlum ağzına batacak neyse, elinle ye nasılsa kirlendi.
-Baba, baklavadan bir tane daha alayım mı?
-Daha içeride bir dolu insan var ayıp olur. Dur benimkini vereyim sana.
Ellerini ıslak mendillerle birkaç kez temizledikten sonra tekrar içeriye geçtiler.
Yine kahveci bu sefer elinde ki askıda ince belli fakat tabaksız çayları dolaştırdı. Bu kez Kaan çayla ilgilenmedi;
-Baba hep erkekler mi cenaze evine gelir?
-Kadınlar da başka bir evde toplanmıştır. Kalabalık olunca bir eve sığılmıyor.
-İşlerin nasıl abi?
-Nuri büyük şehir işte biliyorsun. Hayat çok pahalı ve zor. Ama alıştık işte, oralı olduk. Oğlanı üniversiteye  yerleştirelim de, ondan sonra kaçarız inşallah.
-Baba dışarıdaki parka gideyim mi?
-Oğlum ayıp cenaze evinden çıkılmaz.
-Ama onlar top oynuyor.
Kapıdan 4-5 genç, birinin elinde mikrofon, bir diğerinin de iri bir kutuyla içeri girdiler. En son gelen elinden birkaç  tane koca tef taşıyordu. Önce sütunun çevresine yere oturmaya çalıştılar, sonra oranın soğuk olduğu anlaşılınca  Mustafa’nın yanına sıralandılar. En küçüğü yirmi, en büyüğü en fazla yirmi beş yaşlarında görünüyorlardı. Hemen  ceplerinden önce namaz takkelerini çıkarıp, başlarına taktılar. Ardından yine özenle ciltlenmiş küçük birer kitapçık  çıkarıp sessizce okumaya başladılar.
Esasen kimse onlarla ilgilenmedi, fısıltılar halinde konuşmalar devam ediyordu.
Başlarını öne arkaya sallayarak büyük bir ciddiyetle, herkes elindeki sureleri bitirene kadar okudu.
İçlerinden biri kalkıp, ses düzenini kurdu. Ellerindeki mikrofonu getirdikleri cihaza bağladılar, onu da elektrik  prizine.
-Baba şarkı mı söyleyecekler?
Mustafa eliyle sus işareti yaptı.
İçlerinden biri mikrofonu alıp yüksek sele kaside okumaya başlayınca Kaan babasına biraz daha sokuldu. Bitiren  mikrofonu diğerine veriyordu. O esnada Kaan’ın sırasında birkaç kişi ötede derin bir horultu sesi geldi. Hafız  duyunca sesini arttırdı. Kaan gülmeye başladı. Babası dirseğiyle dürttü.
Horultu sesi arttıkça Hafız daha çok bağırmaya başladı. Kaan gülmeye devam etti. Babası eliyle ağzını kapattı.  Hafız’ın okuması biter bitmez, karşı sıradan biri üzeri yazılı bir peçeteyi sehpanı üstüne koydu. Hafız şaşırdı,  peçeteyi okudu. Yanındakine bir şeyler söyledi, tekrar mikrofonu alıp okumaya devam etti. Başka biri aceleyle  sütunun önüne çöküp arkasına yaslandı. Elinde ki telefonla kayıt yapmaya başladı.
-Baba, telefona bak, üzerinde Van Persi ’nin resmi var.
Mustafa gülmek istedi, ağzın kapattı, adam tam karşısındaydı. Mikrofonun sesine horultu karışmaya devan etti.  Koca tefler dağıtıldı, Kaan artık ayağa kalkmış olanları izliyordu. Teflerin zilleri birbirine karışınca yanda horlayan  adam Allah diye bağırarak uyandı. Kaan can havliyle babasının yanına geri çöktü. Mustafa şaşkınlıkla izliyordu.
Hafızlar coşmuş, kendilerinden geçmişlerdi.
Sütunun önünde oturan adam kayıt yapmaya devam etti.
Genç Hafızlar Fatiha ile bitirdiler. Cemaat eşlik etti. Şişman adam geri gelip hemen hafızları içeri yemeğe davet etti.  Nuri arkalarından onlara eşlik etti. Onlar çıkarken zayıf ince uzun boylu, nur yüzlü yaşlı cana biri içeri girdi. Selam  verip Mustafa’nın yanına oturdu. Ona Hocam diye hitap ederek merhaba dediler. Oturunca sehpadaki plastik  bardak şeklindeki suyun naylonunu yırtıp hepsini bir dikişte bitirdi.
-Baba dışarıda top oynamak istiyorum.
-Bak sana bir şey okuyacağım, sonra gidersin, dedi Hoca.
Hoca okumaya başlayınca, insanların sesi soluğu kesildi. O kadar etkileyiciydi ki sadece odadakiler değil diğerleri de  pür dikkat kesildiler. Kaan da hayranlıkla onu izliyordu. Ne söylediğini hiç anlamadı, ama sanki bildiği şeyleri  muhteşem bir sesten dinliyordu. Hoca odadakileri alıp başka bir dünyaya götürdü. O kadar içten o kadar naifti.
Bitirince hep birden ağzına sağlık Hocam denildi.
-Baba onu kafasında bir şey yok.
-Oğlum takmak zorunlu değil, dedi Mustafa.
Biraz önce peçeteyi yazıp Hafız’a getiren adam, Hoca’nın yanına yaklaşıp bir şeyler geveledi.
-Ben şarkıcı mıyım deyyus istek yapıyorsun benden, diye bağırdı Hoca. Adam hiç ikiletmeden koşar adam odadan  dışarı kaçtı.
Kaan kıkırdadı.
Tam birileri kalkıp, birileri odaya girerken şişman çocuğun topu camda patladı.
Odanın her yerine cam parçaları saçıldı. Herkes bir an korkudan dilini yutmuş gibi dururken, Hoca;
-Vay kelp oğlu kelp dedi.

Advertisements

Nazım Hikmet ve Sonrası…

16 OCAK 2017, 15:00-17:00, BÜYÜK TOPLANTI SALONU, BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ Nâzım Hikmet’i 115. doğum gününde Toplumcu Gerçekçilik akımının edebiyat, tiyatro, mimari ve sinemadaki yansımalarının konuşulacağı bir panelle anıyoruz. Toplumcu gerçekçi sanat anlayışı Türkiye’de özellikle 1950’lerden 1980’lere dek başta edebiyat olmak üzere bütün sanatlarda derin izler bırakır. Nâzım Hikmet’in 1930’lardan itibaren öncülüğünü yaptığı bu hareket onun […]

NÂZIM HİKMET VE SONRASI: EDEBİYATTAN MİMARİYE TÜRKİYE’DE TOPLUMCU GERÇEKÇİLİĞİN İZLERİ — MURAT GÜLSOY üzerinden

Murat Gülsoy’dan modern edebiyatımızın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için… Murat Gülsoy’dan modern edebiyatımızın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi… Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Oğuz Atay’dan Tutunamayanlar, Yusuf Atılgan’dan Anayurt Oteli, Adalet Ağaoğlu’ndan Ölmeye Yatmak ve Orhan Pamuk’tan Kara Kitap. Murat Gülsoy edebiyatımızın köşetaşlarını oluşturan romanlar üzerine bir seminer dizisi başlatıyor. Yıllardır tartışılan bu […]

5 Hafta 5 Roman Türk Edebiyatı — MURAT GÜLSOY üzerinden

Beyoğlu

beyogluCumartesi saat 11’e doğru yatakta gözlerini açtığında hala gitmekte nazlanan sonbaharın sıcak ışığını ruhunda hissetti. Koca bir haftayı soluksuz çalışarak geçirmişti. Uzun zamandır neredeyse sadece yatmak için eve geldiğini hatırladı. Yerini kışa bırakmak istemeyen sonbahar gibi o da sarıldığı yastığını bırakmak istemedi.
Gerindi. Gözlerini tekrar kapadı. Gördüğü rüyayı düşündü;

Koca bir okyanusun dibindeydim. Her türden balıklar, mercan adaları, denizatları, yosunlar vardı. Annemi arasam ki her gün mutlaka arıyorum, bana balıkların ve denizin bolluk bereket olduğunu anlatırdı. Denizkızı bile gördüm sanıyorum. Ama garip olan her şey ya siyah ya da griydi. Hadi balıkları anlayabildim, gerçi onlarda soluk sanki birkaç gündür satılmak üzere tezgahta bekleyenlere benziyordu, fakat renkli mercanlar hatta yosunlar bile neredeyse görünmeyecek kadar karaydı. Denizin içinde yukarıdan yanıp sönen sanki bir fener ışığı yansıdığında ancak canlılar görünüyordu. Geri kalan her şey koca kapkaranlık bir boşluktu. Balıklara ışık vurduğunda ters dönüp yavaşça kayboluyorlardı. Yosunlar ışığı gördüklerinde boyunlarını büküyorlardı.

Uyanır uyanmaz rüyayı hemen hatırlamak gerekiyordu, yoksa çarçabuk unutulup gidiyordu. İnsanın içini şişiren bu soluk ve donuk suya rağmen bu sefer her şey çok netti;

Denizin içinde asılı dev bir saat vardı. Şimdi hatırladım, ışık koca saatin içindeydi. Akrep ve yelkovan ışığın üzerinden geçtikçe sanki saat yanıp sönüyordu. Fakat birbirlerini o kadar hızlı kovalıyorlardı ki, zaman yıldırım hızında tükeniyordu. Bir bakışta günler, haftalar geçiyordu.

Başı döndü, ağırlaştı, üzerinde tonlarca yük taşıyormuş gibi hızla dibe batmaya başladı, artık nefes alamıyordu.
Her şeyin bittiğini düşünürken sevimli bir yunus hızla ona yaklaştı, üzerindeki tüpünü, kemerini, gözlüğünü ne fazlalık varsa hepsini bir dokunuşta üzerinden attı. Onu burnuyla iterek bir anda suyun üzerine çıkardı.
Tüm hatırladığı buydu. Bir an okyanusun dibinde sonsuza kadar boğulup kaybolmak üzereydi. Annesini arayacaktı, ama üzülür diye vazgeçti.
Üzerinde fazlaca durmadan tatil gününü nasıl geçireceği ile ilgili seçeneklerini gözden geçirdi. Nasılsa bu rüyalar pekte yabancı olduğu cinsten değildi. Yıllardır yaşadığı iç sıkıntısı ve ondan kurtulma hayali… Ara ara karakterler ve bazı detaylar değişirdi o kadar. Bugün başka olmalıydı belki rüyaları da etkilenirdi. Doktor arkadaşlarıyla meyhane muhabbeti, kış için yapması gereken takım elbise, palto alışverişi, kuaförü, spor salonu onu bekliyordu. Evdeki televizyonu geçen gün yine televizyonda gördüğü reklamdaki gibi daha büyük biriyle değiştirmeyi de kafasına koymuştu. Yapılacaklar vardı, ama bugün tüm bunlardan uzak durmak istedi.
Oğlan uyandığında aranacaktı, o da en erken gece olurdu. 3 yıldır sessizce anlaşmaları hafta sonu konuşmaktı. Amerika saatine uyulacağı için o da ancak gece yarısı oluyordu. Bir seferinde;
Annemle biz Skype yapıyoruz, bazen de gün içinde yazışıyoruz, şu internete alışsan artık demişti.
İnternet konusunda beceriksiz olduğu için mi yoksa ayrı olmalarına rağmen annesinden bahsettiği için mi kızmıştı bilemedi. Pek de bir önemi yoktu. Oğluna ulaşmak istediğinde nasıl olsa bir yolunu buluyordu.
Yalnız bir Cumartesi gününe alışkın değildi, ama kimseyi de aramak istemedi. Kendi ile baş başa bir gün düşüncesi bu sefer o kadar da rahatsız etmemişti onu.
Dişini fırçalarken aynada yüzüne dikkatlice baktı.
Yüzümü ilk defa görüyor gibiyim, tuhaf geldi.
Yüzünü kendisiyle tanıştırıyormuş gibi yapıp gülümsedi. Bir süre daha vakit geçirdi, soğuk suyla birkaç kez daha yüzünü yıkadı. İçine nedensiz bir enerji dolduğunu hissetti.
Sanki bu yeni tanıştığı yüz ona cesaret vermişti. Hızlıca kahvaltısını yaptı. Hala ne yapacağını bilmeden elbise dolabını açtı. Biri ona komut veriyormuş gibi dolapta uzun süredir giymediği pantolonlarını, takım elbiselerini, gömlekleri, kravatları ayırmaya başladı. Eline ne geldiyse elbise torbalarına, ayakkabıları kutularına, diğerlerini bavula yerleştirmeye başladı. Birkaç kilo alınca bir sonraki sefer zayıflamak umuduyla giyilmeyi bekleyen ne kadar kazak, hırka, t-shirt varsa ayrıldı. Ayrılanlar dolapta kalanlardan daha fazlaydı. Bir asker disiplini ile bu sefer mutfağa daldı, az kullanılan bardak, çanak, kaşık, çatalları yine kutulara istifledi. Yerinde duramıyordu, bu sefer salonda, odada gözünü ısıran küllük, resim, biblo, türlü süs eşyalarını da çarçabuk topladı. Sabah kahvesini bile içmeden apartman görevlisinin ziline basıp acele çağırdı.
“Hakan Bey hayırdır inşallah” dedi.
Bavulları, kutuları, elbise askılarını önüne koyup;
“Mehmet Efendi, ihtiyacı olanı al, kalanı da dağıtırsın”
Bir daha alışveriş yapmama gerek olmaz diye gülümsedi, Mehmet Efendi.
“Allah razı olsun sizden, ne çok eşya varmış”
Spor ayakkabılarını ayağına geçirip sokağa çıktı. Hala ne yapacağına dair en ufak bir fikri yoktu, ama sanki hafiflemiş hissetti. Sahilde biraz yürüdü, sonra yoldan geçen bir taksiye atladı. Bir süre gittikten sonra şoförle dikiz aynasından göz göze geldiler;
“ Sahilden devam edelim” dedi.

Karaköy’e gelince taksiden indi, Yüksek Kaldırım’dan yukarı yürümeye başladı. Yokuşu her çıktığında müzik aleti satan mağazaları hayranlıkla gezerdi. Bu mağazalardan yeni bir şeyi almanın en güzel tarafı onu önce deneyip çalmaktı. Herkese göre farklı bir tını verebilirdi. Parayı bastırıp en güzel ayakkabıyı almak gibi değildi.
O yine ayaklarına uyup Beyoğlu’na çıkarken “Mevlevihane ”nin önünde durdu. Defalarca buradan geçmişti, ama hiç içeriye girmemişti. İçeride pek çok mezar taşı görünüyordu. Annesi ona mezar gördüğünde okuması gereken duayı ezberletmişti. Duasını okudu, içerisini gezdi, çıkarken ağacın yanında oynayan iki küçük kedi yavrusu gözüne takıldı. Biri yoğurt kabının içinde yalanıyor, diğeri de onun üzerine atlamaya çalışıyordu. Moda olsa da hayvan besleme konusuna kendisini hiçbir zaman yakın hissetmediğini düşündü. Yine de bu minikler çok cana yakındı, en yakın büfeden bir kutu süt alıp kabın içine boşalttı. En çok sütlerini içmeden önce onların sanki minnettar olduklarını göstermek için eline, bacağına sürünmeleri hoşuna gitti.
Mahşer kalabalığının içine dalıp İstiklal’ de yürümeye devam etti. Neredeyse bilmediği, meyhane, bar, gece kulübü yoktu. İş yeri bu civardaydı ama yine de sanki gündüz hiç buralarda dolaşmamış gibi düşündü. Deniz kenarında oturup hiç denize girmemek gibiydi. Gün ışığı onu tanımıyordu.
Sağ tarafında iki adam boyu ahşaptan kapısı olan eski bir binaya sırtını dayamış, çocuk arabası ile duran bir kadın gördü. Çocuğun kafasında rengarenk elde örülmüş bir bere vardı. Birkaç kat giyindiği yanaklarının allığından belli oluyordu. Yattığı yerde ayaklarını sallıyordu.
Pantolonu minik ayakkabısından fırlamış çorapların içine tıkılmıştı. Dünya umurunda değildi. Anne bozuk bir Türkçe ile “Gül alır mıydınız”, dedi.
Eğildi, çocuğun ayakkabılarından tutup aşağı yukarı oynattı, kırmızı surat çocuk güldü;
“Ne güzel ayakkabıların varmış, kim aldı sana bunları”
“Türkçe anlamıyor” dedi kadın yarım yamalak Türkçesi ile.
Ne buralıydı, ne de dilenciye benziyordu;
“Gürcistan’dan geldik” dedi kadın, nerelisiniz diye sorunca.
Hakan cebinden 20 lira çıkarıp kadına uzattı. Kadın minnettarlığını ifade edebilmek için birkaç kez başını sallamıştı. Tekrar çocuğun ayakkabıların hafifçe vurup, göz kırptı “dönüşte güllerimi alırım” diyerek uzaklaştı.
Sean Antuan Kilisesi’ni birkaç kez gezmişti. Genelde şirkete misafir geldiğinde gösterilecek yerlerden biriydi. Bu kez yalnız dolaşmak istedi. İçeride ayin vardı ve çok kalabalıktı. Bir kısmı sadece meraktan avluya girip kapıdan başlarını uzatıp çıkıyordu. Belki de kilise ziyaretinin Müslümanlar için günah olduğunu düşünen bazı insanlar yine de meraklarına yenilip en azından kapıdan bakıp kaçıyorlardı.
Kapıdan girince sağ tarafta duvara ilişik bir tezgahın üzerindeki kumların içinde yanan mumlar vardı. Bazı ziyaretçiler arkadaki bankodan mum satın alıp, kumun içindekilerin aleviyle yakıp aynı yere bitki eker gibi dikiyorlardı. Hakan hiç düşünmeden aynısını yaptı, yine annesinin ona öğrettiği bir iki duayı mumların önünde okudu. Rahatlamış, yavaşlamış hissetti. O çıkarken ayin tüm sakinliği ile devam ediyordu.
Nevizade’den balık pazarına dalmadan önce hep arabasını bıraktığı otoparkın önünde buldu kendini. Selim oranın sahibi değildi, sanki kendisininmiş gibi çalışırdı. Hatta geçenlerde hep kapıda bekleyen yaşlı sokak köpeğini veterinere götürüp ameliyat bile ettirmişti. Köpek boylu boyunca yine barakadan kulübenin önünde sanki yılların yorgunluğu üzerinde, serilmiş tek gözü açık ona bakıyordu. Genelde akşamdan sabaha kadar orada olduğu için Hakan’ın türlü hallerini bilirdi, ama sanki sırdaşı gibi ne ona ne de başkalarına bir şey söylediği görülmemişti.
“Hakan abi hayırdır, araba bırakmadın ki”
Hakan oraya neden geldiği ile ilgili hiçbir fikri yoktu, ama içinden bir ses Selim’e bir şeyler vermek için gerektiğini söylüyordu. Toparladı, aklına gelen ilk şeyi uydurmadan cebinden 50 lira çıkardı;
“Selim geçen düşündüm de, sana otopark ücretini ödemeyi unuttuğum zamanlar olmuştur. O yüzden uğradım, kusuruma bakma” dedi.
Selim şaşkın ve mahcup bir halde parayı alırken;
Hakan, konuyu hemen değiştirmek için;
“Köpeğe iyi bakıyorsun değil mi.?” diye sordu
“Abi o aileden sen merak etme”
İçine yine bir sevinç doldu. Karşılık beklemeden, zamansız, hesapsız yapılanlar insanı nasıl hafifletiyordu. Bugünün her anını keyifle yaşıyordu. Burada hiç telaşsız bir günü olmamıştı. Ne çok şey kaçırmışım diye aklından geçirdi.
“Hakan Abi sen bu saate gelir miydin, hangi rüzgar attı buraya?.”
Sesin geldiği yere döndü, Erol’u görmemişti.
Erol çok sık gittiği meyhanenin baş garsonuydu. O da neredeyse en yakın arkadaşlarından biriydi, belki de en yakınıydı ama sadece meyhanede görüştükleri zamanlarda. Can sıkıntısına, dert ortağıydı. Muhtemelen Erol, Hakan’dan 5-6 yaş büyüktü, ama ona abi diye hitap ediyordu. Onun kadar hiç kimse Hakan’ın aşk mektupları yazdığı, kederlendiği, içip dağıttığı zamanları yaşamamıştı. Erol’un yaramaz çocuğu gibiydi. Bir keresinde balık pazarında yürüyemez haldeyken bizzat tanıdık bir taksiye bindirip, eve bile götürmüşlüğü vardı. Ama bu konu sanki hiç olmamış gibi asla konuşulmadı.
Erol’un sesini duyunca beyninde zaten hazır olan resimler hemen birbiri ardına geçiverdi, nefis palamut pilaki, tarator, fava, sıcacık soğanlı maydanozlu ciğer tava, Rum mezelerine doyum olmazdı hele bir de yanında buz gibi rakıyla.
“Erol belki inanmayacaksın ama buralara sadece yürüyüşe geldim. Bugün hiç sana uğrayasım yok”
“Bir sade kahve ikram edeyim bari abi” dedi gülümseyerek Erol
Meyhanenin girişindeki diğer masalardan farkı olmamasına rağmen sadece patronun ve özel misafirlerin oturabildiği üzerinde her daim “rezerve” yazısı olan Balık Pazarı’nın girişini tam karşıdan gören sandalyesine isteksiz çöktü. Kendisinin de bilmediği planda oraya gitmek yoktu sanki. Meyhanenin kokusu farklıydı, meze dolabının renkli ışıltıları, beyaz masa örtüleri, meyhaneleri birbirinden ayıran çiçek sıraları bugün solgundu, sanki her şey griye, siyaha boyanmıştı. Erol’a buraya gelmesinin tamamen tesadüf olduğundan bahsetti.
“Sadece Selim’e Bayram harçlığı vermeye gelmedin herhalde” dedi Erol.
Hakan, duymamış gibi yaptı. Bayram ne zaman başlamıştı? Bugün müydü bitti mi? Bilemedi.
Ona gördüğü rüyadan bahsetti. Sohbete daldılar.
Meyhanenin tam çaprazında sakatat satan dükkanın önündeki adama gözü takıldı. Bugün insanları görüyordu. Tipik balıkçı kıyafetiyle dükkanın önündeki tekerlekli camekan tezgahın içindeki kelleyi porsiyonlara ayırıp müşterilere sarıyordu. Kısa boylu, tıknazdı. Boğazlı kazağı, biraz önce balıktan gelmiş gibi ıslak uzun önü açık kalın yağmurluğu üzerinde, ayağına birkaç numara büyük kenarı kıvrık uzun balıkçı botunun içine düşmüş gibiydi. İşini çok iyi bildiği küçücük camekanın içinde ustalıkla hayvanın kemiklerini ayırmasından belliydi. Ağzındaki sigarasını müşteri geldiğinde hemen tezgahın altına gizliyordu. Yüzündeki ifade tam olarak şöyleydi, daha doğrusu Hakan öyle olduğunu düşünmüştü. Başka biri böyle hissetmeyebilirdi;
Ne bu işi yapmak istiyorum, ne de dükkanın sahibi olmak istiyorum. Kimsenin yanımda çalışmasını istemiyorum. Önümdeki iş bitince, yine bir iş daha ve karşılığında bana para verilmesini de doğama aykırı buluyorum. Saatlerce çalışıp gittiğim evden ve evdekilerden mutlu değilim. Sabah sadece o günkü sigara, yemek, yol paramı çıkarmak için gelen gidene kelle satmak ta istemiyorum. İşimi doğru yaptığım içim içerideki nursuz surattan para almak bile bana ağır geliyor. Bu yaşta çoğu zaman ayakta, sıcakta, soğukta, müşterilerle veya çevremdekilerle, gülemediğim, konuşamadığım bir hayatın içinden çıkamamış olmak beni kahrediyor. Yüzüme yansıyor, yaşlanıyorum, ölüyorum bir kez bile ne istemediği mi değil de, ne istediğimi bilememek beni ölü balıklardan farksız kılıyor…
Hakan sandalyesine kollarından, ayaklarından bağlanmış gibiydi.
Erol sessizliği bozarak, balıkçıyla arasına girdi.
“Bu havaları kaçırma, şanslısın yürümeye devam”
“ Seni iyi gördüm” diye ilave etti Erol.
Hakan kafasını kaldırdı; “ haklısın” dedi.
Cüzdanından istemsiz birkaç yüzlük kağıt parayı Erol’un avucuna sıkıştırdı.
“Benden bahsetmeden şu balıkçının geçmiş bayramını kutla bari” dedi.
Bugün zaten Bayram diye içinden geçirdi, gülerek Erol.
Balıkçıyla göz göze geldiler, sanki yılardır birbirlerini herkesten çok daha iyi tanıyorlardı.
Balık Pazarı’nın İstiklal yönüne doğru geri döndü. Poyrazı yüzünde hissetti, ama güneş Beyoğlu’nu terk etmemeye kararlıydı. Kiliseyi geçti. Hafta sonu kalabalığının içinden sadece ona doğru ulaşan klarnetin sesini duydu. Sağlı sollu gitar çalan gençler, sihirbazlar, hatta Peru’dan bile gelen yerel kıyafetli çalgıcılar arasından gelen çağrıya yöneldi. Apartmanın dibinde bir sekiye oturmuş gırnatacıyı gördü. Üzerindeki takım elbiseye benzer bir kıyafet vardı. Yaklaşınca pantolon ve ceketin ayrı farklı siyah renklerde olduğunu fark etti. İçindeki beyaz çorabıyla sivri burun siyah rugana benzer ayakkabısı parlıyordu. Önündeki küçük kartonun içinde biraz bozukluk birkaç 5’lik kağıt para vardı.
Yaklaşırken şarkı bitti, yanında bir yerlerde beklemeye karar verdi. Roman’ın gözünden kaçmamıştı tabi ki.
“Abimin istediğini çalayım” dedi.
Var bir tane diyemeden, çalgıcı tekrar;
“ At bakalım şöyle bir siftah Reis” dedi.
Söze içerlese de sesini çıkartmadı, bir yirmilik attı kutuya;
“Bir kuru goncaya benzer dudağın” dedi.
Hemen çalayım abime dedi, ama çok iyi bildiği başka bir sanat müziği parçasını çaldı. Belki de sadece en iyi bildiklerini yapıyorlardı. Hoş zaten şarkının adını da doğru mu söylemişti, emin olamadı. Değme sanatçılara taş çıkartırdı. Doğuştan nasıl bir yetenekti bunların ki. Televizyonda 3-5 yaşındaki çocukların darbuka çaldıklarını görmüştü. Bazı kötü şöhretleri üstlerine yapışmamış olsa, bunlar New Orleans cazcıları gibi dünyaya çoktan açılmışlardı bile.
Deri montunun fermuarını biraz daha yukarı çekip ellerini cebine koyarak Galatasaray’a doğru yürümeye devam etti. Ayaza dönen havayı derince içine çekti. Yine Yüksek Kaldırım’daki dükkanın önündeydi. Bu kez çekinerek içeri girdi;
“Trompet arıyorum” dedi satıcıya. Ama hayatında eline almadığını, hiçbir müzik aletini çalamadığını hatta tek bir nota bile bilmediğini satıcıya söyleyemedi. Evde, arabada, işte mutlaka radyo açık olurdu, ama müziğe en yakın dokunuşu 40 yıl önce ilkokulda çaldığı flüttü.
Satıcı ona üç farklı marka trompet çıkardı, görüntüleri bile birbirlerinden bu kadar farklı olabilir mi diye düşündü. Satıcı özelliklerini tek tek sıralamaya başladı. O her şeyi biliyormuşçasına fiyatı ne pahalı ne de ucuz olanı istediğini söyledi. O kadar da ucuz olmayan bir müzik aletini hemencecik almanın akla gelen tek nedeni bildiğini alıyormuş gibi yapmaktı. Ama satıcının ne düşündüğü umurunda olmadı. Küçük bir çocuğun hayalini kurduğu uçurtmaya sarılması gibi sevinçle paketini alıp yolculuğuna devam etti.
Bilindik hayatını yıllardır yaşıyordu. Ama bugün, olağan dışı bir şey olmayan olağan dışı bir gündü… Kendine bu durumdan çok keyif aldığını itiraf etti. Üstelik gittikçe daha da fazla zevk alıyordu.
Kendi kendine giden adımlarının onu nereye getirdiğini tramvayın boşalan kalabalığından anladı. Yeni yolcuların doluşmasını izledi. Binmekte kararsız kaldı.
Tünelin önündeki banklardan birine bıraktı kendini. Sol kolunda bir ağrı hissetti. Trompetine öylesine sarılmıştı ki, kolunun uyuştuğunun ancak oturunca farkına vardı. Usulca yanına koydu paketi. Cebinden bir paket sigara çıkardı. Sigarasını yakıp, bir nefes çekti. Tam karşısındaki kitapçının vitrininde kocaman bir reklam afişi gördü. Üzerinde güneşli bir İstiklal gününden kalma meşhur kırmızı tramvay resmi olan yeni bir kitabın tanıtımı yapılıyordu. Biraz yorgunluğunun keyfini çıkartırken kırmızı tramvayı düşündü, burada ne çok anıları vardı.
Son bir gayretle eve dönmeden kitapçıya girdi. Vitrinde ve içeride her yeri doldurmuş olan kitabı istedi. Üzerinde { bize yürek lazım} yazıyordu. Yazarın ismini görünce inanamadı. Arkasını çevirdi, resim onundu. Acele ile ilk sayfayı açtı;
{Yazar’ın ilk romanı. Eşi ve 5 yaşındaki oğlu ile Amerika’da yaşıyor…}
-Başka isteğiniz var mı?, diye sordu kasiyer.
Telaşla trompeti kasanın önüne bırakıp, bu kez kitabı koltuğunun altına sıkıştırdı. Cüzdanını çıkarıp parayı ödedi. Kitabın tekrar ilk sayfasına döndü, arkadan kasiyer;
-Paketinizi unuttunuz, rafların sonunda koltuklar var, isterseniz kitabı orada okuyabilirsiniz, dedi.
Kitabı o yazmıştı. İnanamadı. Daha önce yazı yazdığını bilmiyordu. Koltuğa çöktü.
Kafasından sorular akıp gidiyordu. Hızlıca kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı. Oradaydı tüm hikaye. Kendini hiç olmadığına inandırmaya çalıştığı ne varsa. Hepsi o sayfalarda sanki ona inat duruyordu.
Bir an çevresindeki insanlar sanki onu tanıyacaklar diye düşündü. Utandı.
Birlikte almışlardı uçak biletlerini. Yine de hava alanına kadar gitmişti. Gizlice onun nasıl son dakikaya kadar kendisini bekleyen kırgın yüreğini izlemişti.
Her şeyi anlatmak istemişti. Yıllardır rakı kadehleri ile paylaştığı, peçetelere yazdığı her şeyi…
Sözünde duramamıştı. Yenikti yıllardır.
Dayanamayıp son sayfayı açtı.
Kitabın son cümleleri aslında başka bir hayatın başlangıcıydı.
{Her şeyden kaçabileceğimizi sansak da, kendimizden kaçamadığımızı anladığımız gün yüzleştim seninle. Bize yürek lazım sevgili}

Kayıp

kayipBir an duvarın soğuğunu sırtımda hissettim. Gözümü açtığımda hastanede olduğumu hatırladım. Oturduğum tahta sıranın tam karşısında duvardaki saat yediyi gösteriyordu. Gün ışımak üzereydi demek ki. Üniversiteyi bitirir bitirmez ilk bulduğum işe gireli neredeyse bir yıl olmuştu. Ama ben gece gündüz demeden çalışıyordum. Azıcık gözlerimi dinlendireyim derken uyuyakalmışım.

Ambulans annemi almaya geldiğinde gece yarısını biraz geçmişti. Bu seferki kriz öncekilerden daha ciddiydi. Nöbetçi doktorun ilk geldiğimizde sağa sola verdiği talimatlardan öyle anlaşılıyordu.
Hastanenin geniş uzunca bir koridoruydu burası. Tavandaki ışıklar uyur uyanık gibiydi. Sonunda iki kanatlı açılıp kapanan büyük bir kapı vardı. Arkası yoğun bakım bölümüydü. Oturduğum yerin biraz uzağında kapıya yakın başka bir sırada babam hiç gözünü kırpmadan boş duvara bakıyordu. Ablam da onun yanına ilişmişti. Kapıdan hemen önce bankonun arkasında bilgisayar ekranının karşısında erkek bir görevli, bir de sürekli içeri girip çıkan genç sıska bir hemşire vardı.

Annemin kalp spazmları sayesinde bizi tanıyorlardı. Hastaneye yabancı değildik.
Annem evlendiklerinde henüz 20 yaşındaymış ve kasabanın en güzel kızı diye gösterilirmiş. Kocaman yeşil gözleri vardır. Annemin sağlığı bozuldukça daha bir hassas olmuştu. Yalnız kaldığımızda bana hep babamı şikayet ederdi. Artık hayatı elinden kayıp gidiyor diye mi? Yoksa yıllarca içinde saklamanın, konuşamamanın pişmanlığından mıdır bilmem, anlatmak için benim yolumu gözlerdi. Bu konuşmalara ablam kulak misafiri olursa her zaman yaptığı gibi başını sallayarak annemin sanki yaşlandığını ima eden alaycı bir tavır takınırdı. Ya da anneme “ abartıyorsun o kadar da değil” derdi. Ablam doğuştan baba taraftarıydı. Bilinenin aksine aile üyeleri koşulsuz birbirlerini desteklemiyordu. Anne herkesi şefkatle kucaklamaya çalışmış, baba ise zalim bir işveren gibiydi.

Küçükken anlamamışım ama ablamın terazisinde zaten bir dengesizlik vardı. Çok taliplisi oldu, devamlı görücüler gelirdi ama yanlarına bile çıkmazdı. Çeşit çeşit bahaneler uydururdu evlenmemek için. Şehre taşındıktan sonra okula devam etmiş, öğretmen olmuştu. Ama kurada başka bir şehir çıkınca bırakmıştı. Ona aklım ermezdi.
Babama göz ucuyla şöyle bir baktım. En sevdiğinin ölüme bu kadar yakın olması ne ifade ederdi onun için. Annemle beraber geçirdiği mutlu anları mı hatırlıyordu? Yoksa onu en çok üzdüğü zamanları mı? Merak ederim hiç anneme “ seni seviyorum” demiş midir? Hata yaptığında özür dilemiş midir? Veya yaptığından pişman olmuş mudur? Hiç zannetmiyorum.
Hep sinirli, sanki hayatla kavgalıydı. Neye öfkesi vardı? Neden böyle davranırdı? Kimse soramazdı. Zaten pek az konuşurdu. Ona bir görev verilmişti. Evlenilecek, çocuk yapılacak, aile olunacaktı. Babama bunların içini doldurması gerektiğini söylemeyi unutmuşlardı. Gülmek, paylaşmak, çocuklarla eğlenmek, beraber sohbet etmek sanki ayıptı, bu kadar basit şeyler bile hayatımızın içinde yoktu. Baba çalışır, para kazanır, kendine göre istekleri olmazsa bağırır çağırırdı. Bizim görevimiz itaat etmekti. Baba sorgulanamazdı. Annemin laf işitmesi için küçücük bir bahane bile yeterliydi. Perdenin açık kalması, evin dağınıklığı, ayakkabılarının tozunu almayı unutması ya da dün akşam olduğu gibi yemeğin hazır olmaması…

Bazen uzun süre gelmezdi. Sorardım anneme “ Bilmiyorum oğlum, söylemez ki ne zaman döneceğini” derdi. Babam evde olmasa bile onun korkusu hep vardı. Evde sanki bir suç işlenmiş, ortaya çıkmasın diye hep bir sessizlik, suskunluk olurdu. Babam kapıyı çalınca TV kapanır, radyo açıksa kısılır, herkes kendine bir çeki düzen verirdi. Ablam, ben soru sorduğumda annemden önce atlar; “ çok çalışıyor ne yapsın” derdi. Ya da evin kapısı çalındığında yüksek sesle konuşuyorsak veya gülüyorsak ablam hemen babam geldi diyerek bizi susturur, terliklerini hazırlar, paltosunu veya ceketini alırdı.

Gözümün önünden yaşadıklarımız bir bir geçiyordu. Şimdi ise zaman geri dönüp aile yarasını iyileştiremeyecekti. Artık öfke, pişmanlık, geçimsizlik, taraf tutma vardı!.

O sırada doktorumuz kapıyı iterek çıktı. Ona doğru hareketlenince;
“Durum hala çok ciddi, yoğun bakımda kalmaya devam edecek, takip edeceğiz” dedi.
Babam” iyileşir iyileşir inşallah” deyince, dayanamadım.
“Senin duana ihtiyacı yok onun” deyiverdim.
Şakaklarımdaki damarların göründüğünü hissediyordum.
Babam daha cevap veremeden devam ettim;
“Hiç olmazsa bir gün suratın asık olmadan eve gelmedin. Birlikte bir kahve içtiğinizi görmedim. Bir derdi var mı diye sorduğunu duymadım bile. Ona avazın çıktığı kadar bağırdığında üzülmedin mi? Bir defa olsun ona sevgini gösterdin mi? Ne ona ne bize, varsa tabi”… ( bize derken o an ablama baktım, babamın kolunu bırakmıyor ona iyice sokulmuştu. Onun sanki sevgiyle ilgili derdi yoktu. Zaten bu fırtınalı bu hayatı seviyordu galiba. Babam varsa yeterliydi onun için. )

Gözlerimden yaşlar geliyordu. Ama ben sanki yıllar önce hazırlanmış konuşmamı bitirmeden susmayacaktım. Doktor şaşkınlıktan donakalmıştı yanımızda. Hastane sabahın köründe inliyordu. Babam bir şey söylemek ister gibi ablamın kolundan kurtulup ayağa kalktı. Ben onu beklemeden babamın iki yakasına yapıştım. Ablam oturduğu yerden babamın ayaklarını tutup, bir şeyler geveliyordu. Boğazım yırtılana kadar bağırdım, bağırdım;
“ Bir defa okuluma geldin mi? Bir şeye ihtiyacım var mı diye sordun mu? Bir kez olsun bile başımı okşamadın. Beraber oynadığımızı hatırlamıyorum. Birlikte bir resmimiz bile yok. Bu yaşa kadar aklına bile gelmedik. Hala annemin hastaneden çıkacağını ve eziyetlerine devam edebileceğini düşünüyorsun. Ben de diyorum ki, inşallah iyileşmez de eve dönmek zorunda kalıp artık mutsuz olmaz”

Babamı nasıl ittiğimi bilmiyorum. Son hatırladığım ablamın çığlığıydı.
Babam duvara çarpıp ablamın üstüne düşmüştü. Koridordakiler onlara yardım ederken, koşarak hastaneden kendimi dışarıya attım. Yüzüm alev alev yanıyordu. Olanlara ve söylediklerime inanamıyordum. Ama sanki yılların yükü üzerimden kalkmıştı.

Annemi ertesi gün kaybettik. Sonrasında ben eve bir daha dönemedim.
Ablamla arada bir telefonla konuşuyorduk. O babamı hiç bırakmadı.
Bu son karşılaşmamız oldu. Uzun bir zaman sonra ablamdan ölüm haberini aldım. Hiçbir şey hissetmedim. Tüm bunlar hiç yaşanmamış gibi.

Ancak şimdi fark ediyorum içimde ağır bir taşın büyümekte olduğunu.

Yeni yıl

936438-izmirde-yilbasi-aksamiSevgili,

Şimdi sahile ineceksin. Bugün başkaları için değil kendin için makyajını yapacaksın, süslenecek ve en sevdiğin kıyafetleri giyeceksin.
Ben sana ne yakıştırdım biliyor musun? Hani Catherine Deneuve’nin saçları fönlü ama üzerinde hafif bir eşarp var, onun nasıl oluyordu rüzgarda uçmadığına hep şaşarım, siyah geniş gözlükleriyle yürür ya filmlerde, aynen öyle hayal ediyorum.
Siyah bir elbise kolsuz ince askılı, dizlerin hemen üzerinde bitiyor. Sanki hava serin, hani eşarp uçuyordu ya, üzerinde aynı renkten incecik bir hırka. Bu sefer siyah çorap olmasın, kemik rengi mesela, siyah ince burunlu, ince topuklu nefis bir ayakkabı.
Hem çok sade ama aynı zamanda çok havalı. Sen yürürken rüzgara eşlik eden parfümünün kokusunu hissedip sana dönenler adeta gördükleriyle yerlerine çivilenip hareketsiz kalıyorlar.
Sen kimseye aldırış etmeden zaten senin için orada kimse önemli değilmiş edasıyla yürümeye devam ediyorsun.
İnsanlar sana dokunamayacaklarını belki de gerçek olmadığını sana uzanamayacaklarını hissediyorlar.
Bu ne öz güven! Bu ne özgürlük.
Sahilde bodur kısa ayaklı plaj sandalyeleri olur. Seni içine çeker, gökyüzüne doğru bakarsın. Keyfin yerindeyse ondan daha rahatı yoktur.
Ayakkabılarını kenara fırlatıp, kumu hissediyorsun. İşte o an Sevgili, doğa senin için hazır senden gelecek emirleri bekliyor.
Önce ince sigaranı yakıp dumanı rüzgarın yüzüne üflüyorsun. Sonra güneşi avuçlayıp kendine çekiyorsun, onu daha parlak veya daha sarı yahut ta kış güneşi yapıyorsun. Sen nasıl istersen.
Güneşle oynayıp onu gönderiyorsun, bulutların hepsini kucaklayıp kumsala seriyorsun. Orta yaşlı Golden Retriever ‘ler gibi, sürekli sana bakan, sen ona baktığında devamlı kuyruğunu sallayan ama gözünü çevirdiğinde patilerinin arasına yüzünü alıp yere sürünerek oturan koca bulutları düşün.
Ay’ı alıp, sanki önünde dijital bir ekran var ve onu ellerinle komut vererek şekilden şekle sokuyorsun. Dolunay, hilal veya ilk ay…
Hangi firma olduğunu hatırlamıyorum ama sinemalarda film başlamadan önce bir çocuk ilk ayın ucunda oturup bacaklarını sallayarak balık tutar, hatırlar mısın Sevgili? Sen onlara mesela kaş göz yap, onları güldüreceğinden eminim.
Gökte ne kadar yıldız varsa hepsini kalbinden geçir ve onlar ayaklarının altında seni beklesinler. Mesela onlar bulutlarla seni hiç rahatsız etmeden kumsalda oynasınlar.
Zaten onlar hep böyle yaşamaya alışmışlar,
bulutları alırsan onlar olmadan zaten yıldızlar yaşayamaz ki….
Gökyüzünde ne kadar, gezegen, canlı, cansız varlık, ne bileyim astronotlar, uzay araçları daha kimsenin bilmediği tüm varlıklar şimdi sana dönmüş sana bakıyorlar. Yaptıkları her ne görev varsa şu anda senin için bıraktılar, ara verdiler.
Sen ne istersen, onu yapacaklar, hadi benim için dans edin dersen seni hiçbiri kırmayacak.
Güneşe sen yüzünü göster, hayır şimdi ay gelsin dersen güneş hiç darılmayacak, ay sanki dev bir tiyatro oyununda en önemli görev onunmuş edasıyla kusursuz bir şekilde rolünü oynayacak.
Denizi istersen kudurtup dalgalandıracak, istemezsen sanki sessiz bir örtüye dönecek, ama yunuslar senin için en sevimli atlayışlarını yapıp, içinde güller açtıracaklar.
Denizde ne kadar canlı bitki, balık canlı varsa şimdi sana görünebilmek, hünerlerini gösterebilmek için birbirleriyle yarışacaklar.
Biraz önce geldiğin devasa kentin yerine o kadar sık dev çam ağaçları istedin ki, şimdi oradan gelen kesif kozalakların kokusunu içine çekiyorsun.
Dünyanın cümbüşü sadece senin için hazır.
Artık çok eminsin arkanı döndüğünde tabiat sana daha pek çok sürprizi hazırlamış olacak.
Sevgili,
Doğa bu yıl sana daha güzel baksın, telaşın, karamsarlığın, dertlerin bitsin, bir daha kimse seni üzemesin, gece yatağına uzandığında veya bir yerlerde Tanrı’ya yakarıp ettiğin bir dua varsa onların hepsi kabul olsun, gönlünden ne geçiyorsa gerçek olsun.

Her şey çok yavaş…

hersey-yavasHer şey çok yavaş.

Sigaranın dumanı canı istediği gibi davranıyor. Kah yukarıya doğru yükseliyor, bazen de hiç kıpırdamadan öylece beni seyredip tavana yapışıp bekliyor. İsterse minik pencereden çıkıp gidiyor. Ama o can sıkıcı şekilde özgür davranıyor.

Dışarıda hava nasıl belli değil. Şimşeğin gürültüsü bozuk bir televizyon sesi gibi isterse çıkıyor. Ya da ben duymuyorum.

Işıklar yavaşça sönüyor, sonra kayboluyor, sonra tekrar gelip geçiyorlar. Ama çok yavaş.

Şafağa daha çok var. Zifiri karanlık hareketsiz. Yorgun, çökmüş, bu gidişle güneş hiç gelmeyecek.

Gün nasıl geçti hatırlamadım. Belki de geçmedi. Zorlanıyorum. Bazen bir gün yıllar gibi geçiyor. Şafağa sanki bir yıl daha var. Bir an önce gelsin diye sigaramdan bir nefes daha çekiyorum. Ben bile yavaşladım. Gölgem hareket etmiyor.

Bugün konuştuğum insanların dünden bir farkı yoktu. Konular aynı, diğer günlerin kopyası.

Bu kez artık şafak olsun diye bekliyorum. Uyumayıp bekleyeceğim. Uzun zamandır düşündüğüm sona yaklaşıyorum. Ama her şey çok yavaş.

Bugün konuştuğum insanlara söylediğimde şaşırdılar. Onlar şafağı hiç beklemiyorlar. Hatta gelmesin diye dua ediyorlar. Şaşırıyorum.

Yapacakları ne çok şey varmış,  onlar anlattıkça ben daha da yoruldum. Şafak gelmeden her şey yetişir mi diye düşündüm. Onlar zaten hiç gelmeyecek gibi yaşıyorlar. Şafak hiç gelmeyecek.

Ben ne zamandır bekliyorum. Her şey o kadar yavaş ki, bazen umutsuzluğa kapılıyorum, yetişemeyeceğimi düşünüyorum.

Bekliyorum, sigaramın dumanı benimle alay etmeye devam ediyor. O isterse pencereden usulca çıkacak. Her şeyi beklersem zaman hiç geçmeyecek.

Buraya kadar nasıl geldim? Hiç şafağı düşünmemiştim. Şimdi öyle değil. Konuştuğum insanlar da zaten hiç gelmeyecek diye düşünüyorlar. Ben se bir an önce zamanın tükenmesini istiyorum.

Değiştirmek istediğim pek çok şeyi yapamadım. Ben de değişemedim. Değişmemim ve değiştirmenin çok zor olduğunu anladığımdan beri şafağı beklemeye başladım. En kolayı bu olsa gerek. Ama her şey o kadar yavaş ki.

Daha dün yine hiç olmazsa bekleme nasıl olsa gelecek diye kendimi ikna etmeye çalıştım, ama şafağı düşünmeden edemedim.

Hepsi çabucak oluverse, zaman akmıyor.

Kendimle çok konuştum ama işe yaramadı. En basiti sigarayı bırakayım dedim, yapamadım. Konuştuğum insanlara daha bir sevecen, güler yüzlü yaklaşmak istedim, beceremedim.

Her gece şafağı beklemekten başka bir şey düşünemez oldum. Gündüz bildiklerimi değiştiremedim, uzun yıllardır yaptıklarımı tekrar ediyorum. Beni sadece şafak değiştirecek diye bekliyorum.

Her şey o kadar yavaş ki, değişmeye niyetlendiğim her defasında da böyleydi. Sanki bir şey yapmamam için hiç şafak sökmeyecek.

Sigaramın dumanı yine beni terk etmedi.

Yarı açıkgözlerimden ışığı fark ettim. Yine sabah oldu. Hiçbir şey değişmedi. Yataktan kalktım, yüzümü yıkadım, tıraşımı oldum. Dünkü kıyafetlerimi sandalyenin üzerinden aldım. Kravatımı sıkıştırıp, ceketimi giydim. Ayakkabılarım tozu hala üzerindeydi. Ama hiç bir şey yapmadım. Yine aynayla karşı karşıya geldim. Her zaman yaptığım gibi kahvaltı etmeden kapıyı çekip çıktım. Bugün de bir şey değişmedi.

Her şey o kadar yavaş ki…