Yaratıcı Cesaret / Rollo May

rollo-may-e1527946754693.jpg

Varoluşçu psikoterapinin Amerika’da en önemli isimlerinden biri olan Rollo May kaygıyı çağın sorunu ve nevrozun en temel semptomu olarak açıklıyor. Felsefe yanında ressamlık yapmış olması nedeniyle sanatçı kimliği ile değişimin kaygının içine gömülerek varılacak bir yaratıcılık düzeyinde gerçekleşeceğini vurguluyor.

“Bir seçimle yüz yüzeyiz. Dayanaklarımızın sarsıldığını hissedince kaygı ve panik içinde geri mi çekileceğiz?”

“Yoksa gerekli cesareti toplayıp, kökten değişiklik karşısında dayanıklılığımızı, farkındalığımızı ve sorumluluğumuzu koruyabilmek için zorunlu olduğumuz cesarete sımsıkı sarılabilecek miyiz?”

May bunu hiçlik kaygısı olarak tanımlıyor. Geleceğe doğru yaşamak bilmeyene sıçramak demek, bu da örneği olmayan bir cesareti gerektiriyor. Cesareti daha çok umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisi olarak adlandırıyor.

Cesaret, sevgi ve sadakat gibi diğer kişi değerleri arasında salt bağımlılık olarak solar diyor May.

Cesaret olmaksızın sadakatimiz uyumculuk halini alır.

Bugün salt vahşilik olarak görülen fiziksel cesaretin karşısına gövdenin cesaretini koyuyor; gövdenin adale gücüne dayanan insanı geliştirmek için değil, duyarlılığın serpilmesi için kullanılması. Bununla Nietzsche’nin bahsettiği gövdeyle düşünmeyi öğrenmekten bahsediyor. Kitabın yazıldığı 1975 tarihinde Doğu’nun yoga, meditasyon, Budizm’in yayılışı etkisiyle, gövdenin lanetlenmesi yerine bir övünç kaynağı olmasını değerlendiriyor.

Moral cesareti tanımlarken ise verdiği en güzel örnek bir Dostoyevski karakteri olan Soljenitsin.

Sovyet polisi tarafından hapse atıldı. Anlatılanlara göre soyulup bir idam mangasının önüne çıkarıldı. Polisin amacı onu psikolojik olarak susturamazlarsa ölümle korkutmaktı, mermileri kuru sıkıydı.

Onun salt direnme gücünden değil, kendi mahkumiyeti sırasında Sovyet esir kamplarında, çevresinde gördüğü insan acılarına duyduğu sevecenlikten de kaynaklanıyor. Moral cesaretin kaynağı kişinin kendi duyarlılığını, yoldaşı diğer insanların acısıyla özdeşleştirmesinde bulması.

Kendimizi başkalarının acılarına, sorunlarına yardıma ihtiyacı olanlarla irtibatı kestiğimizde günümüzün en yaygın mottosu ”karışmak istemedim” korkaklığıyla ortaya çıkıyor.

Cesaretin üçüncü çeşidini yukarı edimlerdeki duygusuzluğun karşıtı olarak toplumsal cesaret olarak adlandırıyor. Başkalarıyla ilişkiye girme cesareti, kişinin anlamlı bir yakınlık kurabilmek umuduyla tehlikeye atılabilme yetisi. İlişkinin baştan nasıl yürüyeceğini bilemediğimiz için yakınlık cesaret gerektirir. Çünkü risk kaçınılmazdır.

Günümüzün en yaygın sorunlarından biri yakınlık için gereken cesaretin kamçılanmasına engel olmak için onu gövdeye kaydırmak, daha kişisel olduğunu zannettiğimiz umutlarımızı, arzularımızı, fantezilerimizi paylaşmaktan korkmak.

May, fiziksel düzeyde başlayan yakınlığın elbette kişiyi bilinmeyen derinliklere götürme macerasının coşkusunu, diğerini tanımanın heyecan verici tadını da anlatıyor.

Ancak en önem taşıyan şeyleri paylaşmakta olan utancımızı saklayarak, bu ilişkinin daha tehlikeli kısmından kurtulmak gayesiyle gövdemize mekanik olarak davranıp hemen yatağa girmekten bahsediyor.

Anlatılan her cesaret çeşidinde ortaya çıkan paradoksu May şöyle tanımlıyor;

“Kendimizi tüm bir dolulukla adamalıyız ama aynı zamanda yanılıyor olabileceğimizin de farkında olmalıyız”

Ancak kendi tavırlarının doğruluğundan mutlak bir şekilde emin olduklarını iddia edenler tehlikelidir. Bu emin olma sadece dogmatizm değil aynı zamanda fanatizmin de özüdür.

“Moral cesaret yanlışların düzeltilmesiyken, onun kontrastı olan yaratıcı cesaret yeni toplumun inşasında yeni biçimlerin, yeni sembollerin, yeni modellerin bulunmasıdır. Her uğraş cesaret gerektirir. Bu köklü değişimi değerlendirecek ve yönlendirecek cesur insanlara ihtiyaç vardır.

May, yukarıda anlatılanları hemen dolaysızca sanatçıların ortaya çıkarabileceğini vurguluyor. Onları bizim kültürümüzün başına gelen “uzak bir erken uyarı” verenler olarak tanımlıyor.

Yaratıcılık sadece gençlik ve çocukluğumuzun masum kendiliğindenliği değil, yetişkin bir insanın tutkusuyla birleşmiş halidir.

Sanatçılar denince yaratıcılığın ciddi psikolojik sorunlarla bütünleştiği gerçeği de önümüzdedir. Alkolikler, içe-kapanıklar veya Virginia Wolf, Zweig örneğindeki ruhsal çöküntü içinde olanlar gibi.

Ama bu zorunlu olarak yaratıcılığın illa da nevrozun ürünü olduğu anlamına gelmiyor. Sanatçılarla bizim aramızdaki yoğun karşılaşma anlarındaki fark onların hissettiği kaygı ve korku değil, coşkudur.

Farkındalığın bu yoğunlaşması, bilinçli veya istenci bir amaçla bağlantılı olmak zorunda değildir. Dalgınken, rüyalarda ya da bilinç dışı düzeylerde meydana çıkabilir. Bu yüzden farkındalık artışı kendi kendinin bilincinde olmak anlamına gelmez. Daha çok kendini bırakmak ve kişiliğin tüm düzeylerinde birden bir farkındalık artışını kapsar.

Son olarak; yaratıcı kişi, bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyası ile karşılaşmasıdır. O dünya bir kişinin içinde var olduğu anlamlı ilişkilerin bir modeli ve o kişi bu dünyanın tasarlanmasında yer alan kişidir.

 

Advertisements

sahildeki adam

 

Jack uçsuz bucaksız sahile inerken uzakta güneşlenen bir çiftin dışında kimse olmamasına şaşırdı. Nisan ayı için olağan dışı bir havaydı. Masmavi gökyüzü güneşin sıcacık ışığını keyifle izliyordu. Yürüyüşünü biraz uzatıp onlara yakınlaştı, yanlarından geçerken;
-Harika bir hava değil mi? Denize girdiniz mi?
Çiftlerden erkek olan gözlüğünü takıp doğruldu. Daha cevap bile veremeden Jack;
-Bedenlerimize yarasın, diyerek yürümeye devam etti.
Arkasından garip giyimli adama bakakaldılar. Jack upuzun boyuna bir de kocaman hasır şapka ilave edince yürüyen bir şemsiyeye dönmüştü. İri kare biraz eski zamanlarda kalmış gözlüğü yüzünü tamamen örtmüştü. Gözünüzün önüne hastanedeki erkek hasta bakıcılardan birini getirin. Ona sarı keten boydan boya düğmeli bir üst ve de aynı renkten daracık bir pantolon giydirin, beyaz önü delikli terlikler yerine de kumlara girip çıkan üzerindeki giysiyle aynı renkte bir sandalet ilave edin. Stetoskop yerine de iki sıra dolanmış üzeri deniz kabuklarıyla dolu bir kolye ilave ederseniz alın size Jack.
Sevgili Jack kumlarda bilinmedik şarkılar söyleyerek yürüdü. Sonra etrafında bir tur attı, şarkıyı unutup yerde sanki bir arkeolog nazikliği ile kumlarda bir şeyler aradı. Her neyse işini ciddi yapmaya çalışıyordu ama çabuk sıkıldı. Kalktı geri döndü. Kumlarda aynı yolu değiştirmeden yine şarkı söyler gibi bir şeyler mırıldanarak çiftin yanına geldi. Bu sefer onlar yerinden kıpırdamadı. Jack hızlıca yanlarından kumları sıçratarak gözden kayboldu.
Oyuncaklarını kaybetmiş bir çocuk gibi başını önüne eğdi. Yarın eve gelecek 9, 11, 13 yaşlarında üç haylaz erkek çocuk, bir de yerinde duramayan azgın karısını düşününce başındaki şapkayı yere fırlattı. Sonra da ayağıyla ezdi, tekrar eline aldı, iplerini koparmaya çalıştı, ipler elini kesti, vazgeçti, yine hızlıca fırlatıp attı. O sırada kolyesinden birkaç kabuk döküldü.
Sahilin epeyi yukarısında ama denizi tüm derinliği ile gören evine dönen yola girdi. O arada kulakları sağır eden bir gürültü ile irkildi. Evlerinin tam önünde işçinin biri asfalt delme makinası ile epeyce büyük bir çukur kazıyordu.
Bir yandan hızlıca işçiye doğru koşmaya başladı, bir yandan da bağırmaya;
-Kes lanet sesini, Allah’ın cezası
İşçi duymadı bile.
Adamı saçlarından yakaladı. Sarstı, hızını alamadı, ancak boyu omuzuna gelen zavallıyı yere fırlattı.
-Kes diyorum sana duymuyor musun?
Makine hala çalışmaya devam ediyordu. Küçük adam şaşırdı, kalkamadı. Jack delirdi. Yerdeki küreği alıp adamın kafasını patlattı. Sonra adamı ayakları yukarıya gelecek şekilde çukurun içine baş aşağı salladı. Ayaklarından iyice içeri itti. Elinin biri dışarıda biri içeride kaldı. Çırpınmaya çalışamadı bile. İşçiyi bıraktı. Adamın ayakları boşta kalınca kafası iyice içeriye sıkıştı. Henüz kuruyup kopmamış bir ağaç dalı gibi vücudu havada asılı kaldı. Jack yerdeki çimentoyu çukura doldurdu. Hala bir eli dışarıda kalmıştı. Üzerine bolca su döktü. Uzun süre bekledi. Beton donunca avuçlarını birbirine sürtüp temizledi, boynundaki kolyesini çıkartıp adamın ayrık duran ayağına taktı ve evine döndü.
İçeri girip kapıyı kapattı. Buzlu bir Jack Daniels’i hak etmişti. Buz almak için dolabı açtı. Telefonu çalınca geri döndü. Arayan patrondu. Açmadı. Telefon susmak bilmedi. Tekrar dolabı kapattı telefonu açtı, konuşmadı. Karşı taraf soluksuz bağırmaya başladı. Jack telefonu yine kapattı. Ama telefon susmak bilmiyordu Jack telefonu açtı;
-Lanet herif seni artık duymak istemiyorum, bir daha sakın beni arama, dedi. Telefonu duvara fırlatıp kırdı. Üzerindekileri çıkarttı, şortunu giydi, içkisini alıp koltuğa kuruldu.
Derin bir oh çekti, viskisinden bir yudum aldı, manzaraya daldı. Sahildeki çifti sanki hiç karşılaşmamış gibi tamamen unuttu. Koltuğa iyice gömüldü. İlk defa yapıyormuş gibi ayak ayak üstüne attı. Sehpada duran puroyu unuttuğunu fark etti. Tam onu yakacakken bu sefer ev telefonu çaldı. Sakince kalktı, eşi merak ettiğini söyledi;
-Hayatım bu hafta sonunu yalnız geçirmek istiyorum. Keyfim çok yerinde, dedi.
Koltuğuna geri döndü. Viskisinden bir yudum daha aldı. Purosunu yaktı. Gözlerini hafif kırpıştırdı. Dünyanın en mesut insanıydı. Yavaşça uykuya daldı.

Ertesi sabah uyandı. Gerindi, harika bir gün dedi kendi kendine. Masasının üzerindeki ilk sayfaya;

Jack uçsuz bucaksız sahile inerken uzakta güneşlenen bir çiftin dışında kimse olmamasına şaşırdı, diye yazmaya başladı.

her şey çok yavaş…

aşkıntemmuzhalleri

hersey-yavasHer şey çok yavaş.

Sigaranın dumanı canı istediği gibi davranıyor. Kah yukarıya doğru yükseliyor, bazen de hiç kıpırdamadan öylece beni seyredip tavana yapışıp bekliyor. İsterse minik pencereden çıkıp gidiyor. Ama o can sıkıcı şekilde özgür davranıyor.

Dışarıda hava nasıl belli değil. Şimşeğin gürültüsü bozuk bir televizyon sesi gibi isterse çıkıyor. Ya da ben duymuyorum.

Işıklar yavaşça sönüyor, sonra kayboluyor, sonra tekrar gelip geçiyorlar. Ama çok yavaş.

Şafağa daha çok var. Zifiri karanlık hareketsiz. Yorgun, çökmüş, bu gidişle güneş hiç gelmeyecek.

Gün nasıl geçti hatırlamadım. Belki de geçmedi. Zorlanıyorum. Bazen bir gün yıllar gibi geçiyor. Şafağa sanki bir yıl daha var. Bir an önce gelsin diye sigaramdan bir nefes daha çekiyorum. Ben bile yavaşladım. Gölgem hareket etmiyor.

Bugün konuştuğum insanların dünden bir farkı yoktu. Konular aynı, diğer günlerin kopyası.

Bu kez artık şafak olsun diye bekliyorum. Uyumayıp bekleyeceğim. Uzun zamandır düşündüğüm sona yaklaşıyorum. Ama her şey çok yavaş.

Bugün konuştuğum insanlara…

View original post 286 more words

pazarcı

mantar

Koca cipini pazara en yakın yere zorlukla park etti. Kahvede kayıtsız sabah kahvesini içen ihtiyar arabaya baktı. Kumandasına bastı. Dev iki kulağa benzeyen aynalar acele cama yapıştı. Balonlu naylona benzer gocuğunu çenesine kadar çekti. İhtiyarın gömleğinin yakası açık ceketinin iki düğmesi ilikliydi. Yavaşça sigarasından bir fırt daha aldı.

Adam pazarın yıllardır geldiği yazlığına bu kadar yakın olmasına şaşırdı. Neredeyse uzun bir sabah yürüyüşüyle gelinir diye düşündü. Hoş bu sabahta öyle çıkmıştı ama neyse pazarda yürürdü şimdi. O farkında değildi ama aralarında dolaşan yabancıyı köylüler hissetmişti.

Pazarın hepsi topu topu iki küçük birbirini kesen sokaktı. Hemen solunda iri bir kadın oturduğu tabure şalvarının altında kaybolmuştu. Önünde sekiz on limon, 3-4 demet yeşil taze soğan, toplasan 10 tane etmez greyfurttan başka bir şey yoktu. Hepsini satsa kaç para eder ki diye aklından geçirdi adam.

-Otlu, bal kabaklı gözleme ister misin abi?

-Dönüşte alayım.

Yürüdü. Bir renk cümbüşü karşıladı onu. Dün ufukta denize düşen güneşe benzer portakallar, kokusu pazarı basan limonlar, mandalinalar, koca saplarıyla biraz önce evin bahçesinden kesilmiş uzun saplı enginarlar. Yeşilliğin her türlüsü. Çam, kestane, dolaman, istiridye mantarları yan yana.

Kimse elindekini satmak için onu zorlamadı.

-Muzları seçebilir miyim?

-Abi canın hangisi isterse, yerli Alanya bunlar.

Fazla taşımamak için yeşillik alıp geri döndü.

-Abi gözlemeni vereyim mi?

-Olur, olur iki tane yeter.

-Hangisinden?

-Ya sen ver işte.

Tezgahın üzerindeki sac ocak cızırdadı.

İri kadının yanında biri durdu. Torbasından bir limon çıkarıp kadına verdi ve gitti. Adam fazla almıştır diye düşündü. Başka biri geçerken bir demet tereyi örtüye bıraktı. Adam şaşkın olanlara baktı. Yaklaştı;

-Limon kaç lira?

-İki lira ama gözüm iyi görmez.

Adam kadına dikkatli baktı. Gözleri sonsuz bir boşluğa bakar gibiydi. Koca memelerini bol kazağı örtememişti.

-Kilosu mu?

-Evet.

Yanındaki market torbalarından birini aldı. Elleriyle yakalayarak limonları doldurdu.

Elinde bir gazete, torbasında dört ekmeği olan başka biri geldi.

-Sen alacak mısın?

-Evet, dedi adam.

-İyi o zaman bu hafta sen al, dedi. Uzaklaştı.

Adam iyice afalladı.

-Fazla limon vermiş olabilirim.

Adam etrafa baktı. Zaten terazi falan yoktu. İri kadın torbayı doldurdu.

Adam bozukluklara baktı. 3,5 lira vardı. Avucuna bıraktı.

-Fazla para verdim ben de.

Der demez bin pişman oldu. Ancak anladı. Daha fazla vermek istedi. Ama teklif edemedi. Torbayı alınca dünyanın ağırlığı omuzuna çöktü. Geri uzattı torbayı.

-İçinden bir tane al, çok vermişsin.

Kadın sorgulamadı.

-Al bir tane daha al, bu en az üç kilo eder.

-Al al bir tane daha al. Al daha fazla al.

-Sağ olasın evladım. Ayaklarım çok hasta yürüyemiyorum.

-Abi gözlemeyi unuttun

Kulaklar açıldı. Adam arabasına binip kaçtı. İhtiyar demli çayından bir yudum daha aldı.

bir pazar gezisi

This stunning image, captured by the NASA/ESA Hubble Space Telescope’s Advanced Camera for Surveys (ACS), shows part of the sky in the constellation of Sagittarius (The Archer). The region is rendered in exquisite detail — deep red and bright blue stars are scattered across the frame, set against a background of thousands of more distant stars and galaxies. Two features are particularly striking: the colours of the stars, and the dramatic crosses that burst from the centres of the brightest bodies. While some of the colours in this frame have been enhanced and tweaked during the process of creating the image from the observational data, different stars do indeed glow in different colours. Stars differ in colour according to their surface temperature: very hot stars are blue or white, while cooler stars are redder. They may be cooler because they are smaller, or because they are very old and have entered the red giant phase, when an old star expands and cools dramatically as its core collapses. The crosses are nothing to do with the stars themselves, and, because Hubble orbits above Earth’s atmosphere, nor are they due to any kind of atmospheric disturbance. They are actually known as diffraction spikes, and are caused by the structure of the telescope itself. Like all big modern telescopes, Hubble uses mirrors to capture light and form images. Its secondary mirror is supported by struts, called telescope spiders, arranged in a cross formation, and they diffract the incoming light. Diffraction is the slight bending of light as it passes near the edge of an object. Every cross in this image is due to a single set of struts within Hubble itself! Whilst the spikes are technically an inaccuracy, many astrophotographers choose to emphasise and celebrate them as a beautiful feature of their images.

-Delikanlı buralarda taziye evi varmış, nerede biliyor musun?
Tombul yanakları kıpkırmızı, kazağından dumanlar çıkan çocuk topun üstüne bastı.
Yanındaki sıska olan;
-O da neymiş?
-Cenaze evi yani evladım. Parkın içinde demişlerdi bana.
-Burada yok, dedi, hiç düşünmeden. Topa olanca hızıyla vurup tel örgülerle çevrili toprak sahada koşturmaya devam   ettiler.
– Baba, delikanlı dedin ya. Şişman diye mi?
-Oğlum senin yaştakilere öyle denir işte. Sen de delikanlısın diyerek gülümsedi. Çocuğun kafasındaki bereyi iki eliyle   kulaklarını içine alacak şekilde düzeltti. Başını okşadı.
Parkın içinde görünürde pek bir şey yoktu.
Nereyi arıyorsunuz? dedi, tele dayanmış sigarasını tüttüren adam.
-Taziye evini?
-Arkanızdaki binanın ikinci katı. Demirli kapıdan içeri girin merdivenle yukarıya çıkın.
-Seyit Ali Spor Kulübü yazıyor burada?
-Evet, doğrudur onun üstünde toplanırlar.
-Hay Allah, şu çocuklara sorduk bizde.
-Onlara adlarını sor bakalım bilirler mi şimdi?
-Sağ olasın, hayırlı günler.
Bahçenin içine girip yukarıya çıktılar. Kesif bir sigara dumanı genizlerini yaktı.
Kapı aralıktı;
-İt bakalım şu kapıyı oğlum.
İçeri girer girmez geniş bir holde her yana saçılmış ayakkabılarla karşılaştılar.
Ayakta sigara içen birkaç kişi gelenleri selamladılar.
-Oğlum ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Şu kenardaki bir çift terliği al, dedi.
-Mustafa abi hoş geldin, babamlar bu tarafta dedi, Nuri.
-Başınız sağ olsun, diyerek kucaklaştılar.
Kapının karşısındaki mutfaktan çayın fokurtusu duyuluyordu. Girişin solunda başka bir odada ayakta insanlar      vardı. Uzunca bir masanın etrafında çay içiliyordu. Belli ki dumanlar oradan geliyordu. Hava zaten yeterince griydi.
Sağdaki büyük odanın ortasında geniş kare bir sütunun üzerinde Atatürk’ün asker kıyafetli bir portresi asılıydı.  Tavanları yüksekti. Odanın girişi haricinde duvarların önünde boylu boyunca kumaşla kaplanmış sedirler vardı.  Yerler parça parça halılarla kaplıydı. Mustafa oğlunun elini bırakmadan paltolarıyla içeri girer girmez oturan sessiz  kalabalık şöyle bir doğruldu. Kimin elinde tespih yanındakiyle fısıldıyor, kimileri sadece karşıya bakıyordu. İçeride s  sadece kapının karşısındaki sedirdeki birkaç kişilik boş yer haricinde belki yirmi kişiden fazla insan vardı. Mustafa  çevresine bakındı, bembeyaz sakalı heybetli görünüşüyle amcası sağ tarafta mağrur oturuyordu. He iki yanında  tanımadığı aynı yaşlarda insanlarla sessizlerdi.
Mustafa, başıyla selam verip hemen oraya yöneldi, eline sarıldı;
-Amca başınız sağ olsun. Sarıldılar.
-Berhudar ol evladım.
-Oğlum Dede’nin elini öp. Amca elini vermeyip, başından öptü küçük Kaan’ı.
– Maşallah koca adam olmuşsun.
-Amca kusurumuza bakma cenazeye yetişemedik.
-Geçin söyle, deyip boş yeri eliyle işaret etti.
Mustafa paltosunun çıkarmadan düğmelerini açtı. Kaan’ı yanına oturtup, beresini çıkarttı.
-Oğlum önünü aç çıkınca üşürsün, bereni de cebine koy.
-Baba burası zaten soğukmuş.
-Şimdi ısınırsın.
Yerlerine yerleşir yerleşmez, Kaan salonun öbür ucundan gelen gür bir sesle irkildi;
-Merhaba Mustafa,
Mustafa sağ elini göğsüne götürüp merhaba diye cevap verdi.
Ardından kimin gözüne baktıysa, aynı şekilde; Mustafa Bey, Mustafa kardeş diyerek selamladılar.
Üşenmeden herkese cevap verdi.
-Baba herkes seni tanıyor, elini niye öyle yapıyorsun?
-Oğlum sessiz olalım, cenaze evine geldik. Yani kalbimden selama karşılık veriyorum. Adettir.
-Adet ne Baba?
O esnada Amca’nın hemen yanındakilerden biri;
-Merhumun ruhuna el- Fatiha diye bağırdı.
-Oğlum eline benim gibi kaldır, akşamları ettiğini duayı içinden tekrar et.
Herkes duasını edince, bir hareketlenme oldu, birkaç kişi aynı şekilde ellerini kalplerine bastırıp, Amca’ya dönerek;
-Baki Allah’tır, diyerek odadan çıktılar.
-Baba ne diyorlar?
-Oğlum dur bi gitsinler anlatırım.
Dışarıdan futbol oynayan çocukların sesleri geliyordu.
-Kaan kaç yaşına girdin bakalım?
-11
-Allah bağışlasın, benimki daha 8’e yeni girdi. Ne çabuk büyüdüler değil mi Mustafa?
-Sorma Nuri zaman su gibi işte. Sabah uçağı kardan rötar yaptı. Yengeme yetişemedik.
-Yavrum Nuri’de o büyük Amca’nın oğlu, amcan sayılır, elini öp yavrum.
-Herkesin elini öpecek miyim?
Gülüştüler.
Kahveci bir elinde 3 tane iç içe geçmiş mırra fincanı diğer elinde de kapaklı bakır cezve ile içeri girdi.
Doğru son gelen misafirlere yöneldi. Önce Mustafa’ya daha sonra da, Kaan’a fincanı uzattı;
-O içmez dedi, Mustafa.
-Baba içerim.
Nuri araya girdi;
-Bırak tadına baksın, nerede deneyecek çocuk.
-Ağır gelir şimdi, demesine kalmadan, Kaan kahveyi yuvarladı. Ama suratını da ekşitti.
Mustafa fincanı uzattı. Dumanı yüzüne vuran sıcacık mırrayı tekrar başına dikti.
Kahve çok iyi geldi. Sabahın köründen beri yollarda perişan olduklarını hatırladı. İnsanların çoğunun yüzü çok  tanıdık geliyordu ama isimlerini hatırlayamadı. Memleketten çıkalı 20 yıl olunca kendini yabancı hissetti. Bir de geç  kalmışlardı zaten. İçinden kendi kendine tekrar utanıp başını öne eğdi.
-Baba halıyı duvara asmışlar, üzerindeki Boğaz Köprüsü değil mi?
-Evet.
-Öbür duvardaki ne Baba?
-Oğlum çok konuşulmaz demiştim ya sana.
-Herkes yanındakiyle konuşuyor Baba.
Mustafa homurdandı ama yine de cevap verdi;
-O Kabe’nin resmi yavrum.
Kaan sorulara devam ederken içeriye ceketinden göbeği fırlamış biri girdi. Amca’ya dönerek;
-Yemek hazır buyurun, dedi.
Amca eliyle sonra diye işaret etti. Herkes birbirini davet etti.
-Çocuk acıkmıştır, yoldan geldiniz önce siz diyerek Nuri onları tam karşıdaki odaya götürdü.
Birkaç masa birleştirilmiş, çevresine plastik beyaz sandalyeler konmuştu. Muşambadan masa örtüsünün üzerine  düzenli aralıklarla şeffaf folyoya sarılmış bir paket yanında da bir kutu ayran bırakılmıştı. Camın biri ardına kadar  açıktı.
-Oğlum önce büyükler otursun dur acele etme.
Babanın ısrarına rağmen Kaan oturup çabucak paketi açtı. Yine herkes birbirini davet etti. Mustafa babasından  aldığı terbiyeyi şu oğlana anlatamamaktan içi içini yiyordu. Kaan plastik çatalı kullanmak yerine eliyle kebabı  ucundan kopardı. Pidenin içine maydanozla karışmış soğanla beraber yerleştirip, dürüm yapmaya çalıştı. Odaya  soğukla yoğrulan yağ, ter, duman kokusu yapıştı.
-Ver ben sana yapayım, dökeceksin üstüne.
-Mustafa seni iyi gördüm. Yengem nasıl? Uzun süre oldu, dedi, Nuri’nin abisi Emin.
-İyi çok şükür, o da gelmeyi çok istedi ama işinden izin alamadı. Oğlum dur ayranı ben açarım.
-Bırak rahat rahat yesin Mustafa, daha ister misin?
-Sağ ol Emin, fazla yemez o, diyerek Kaan’la göz göze geldi.
O sırada masaya üç büyük tepsi baklava geldi. Aynı anda içerideki odadan yine Fatiha sesleri yükselince herkes y  yemeği bırakıp dua etti. Kaan’ın bir eli havada diğer elinde kebabın kalan parçasıyla durumu idare etti. Plastik  çatalla baklavayı yemeye kalkınca çatalın ucu kırıldı.
-Oğlum ağzına batacak neyse, elinle ye nasılsa kirlendi.
-Baba, baklavadan bir tane daha alayım mı?
-Daha içeride bir dolu insan var ayıp olur. Dur benimkini vereyim sana.
Ellerini ıslak mendillerle birkaç kez temizledikten sonra tekrar içeriye geçtiler.
Yine kahveci bu sefer elinde ki askıda ince belli fakat tabaksız çayları dolaştırdı. Bu kez Kaan çayla ilgilenmedi;
-Baba hep erkekler mi cenaze evine gelir?
-Kadınlar da başka bir evde toplanmıştır. Kalabalık olunca bir eve sığılmıyor.
-İşlerin nasıl abi?
-Nuri büyük şehir işte biliyorsun. Hayat çok pahalı ve zor. Ama alıştık işte, oralı olduk. Oğlanı üniversiteye  yerleştirelim de, ondan sonra kaçarız inşallah.
-Baba dışarıdaki parka gideyim mi?
-Oğlum ayıp cenaze evinden çıkılmaz.
-Ama onlar top oynuyor.
Kapıdan 4-5 genç, birinin elinde mikrofon, bir diğerinin de iri bir kutuyla içeri girdiler. En son gelen elinden birkaç  tane koca tef taşıyordu. Önce sütunun çevresine yere oturmaya çalıştılar, sonra oranın soğuk olduğu anlaşılınca  Mustafa’nın yanına sıralandılar. En küçüğü yirmi, en büyüğü en fazla yirmi beş yaşlarında görünüyorlardı. Hemen  ceplerinden önce namaz takkelerini çıkarıp, başlarına taktılar. Ardından yine özenle ciltlenmiş küçük birer kitapçık  çıkarıp sessizce okumaya başladılar.
Esasen kimse onlarla ilgilenmedi, fısıltılar halinde konuşmalar devam ediyordu.
Başlarını öne arkaya sallayarak büyük bir ciddiyetle, herkes elindeki sureleri bitirene kadar okudu.
İçlerinden biri kalkıp, ses düzenini kurdu. Ellerindeki mikrofonu getirdikleri cihaza bağladılar, onu da elektrik  prizine.
-Baba şarkı mı söyleyecekler?
Mustafa eliyle sus işareti yaptı.
İçlerinden biri mikrofonu alıp yüksek sele kaside okumaya başlayınca Kaan babasına biraz daha sokuldu. Bitiren  mikrofonu diğerine veriyordu. O esnada Kaan’ın sırasında birkaç kişi ötede derin bir horultu sesi geldi. Hafız  duyunca sesini arttırdı. Kaan gülmeye başladı. Babası dirseğiyle dürttü.
Horultu sesi arttıkça Hafız daha çok bağırmaya başladı. Kaan gülmeye devam etti. Babası eliyle ağzını kapattı.  Hafız’ın okuması biter bitmez, karşı sıradan biri üzeri yazılı bir peçeteyi sehpanı üstüne koydu. Hafız şaşırdı,  peçeteyi okudu. Yanındakine bir şeyler söyledi, tekrar mikrofonu alıp okumaya devam etti. Başka biri aceleyle  sütunun önüne çöküp arkasına yaslandı. Elinde ki telefonla kayıt yapmaya başladı.
-Baba, telefona bak, üzerinde Van Persi ’nin resmi var.
Mustafa gülmek istedi, ağzın kapattı, adam tam karşısındaydı. Mikrofonun sesine horultu karışmaya devan etti.  Koca tefler dağıtıldı, Kaan artık ayağa kalkmış olanları izliyordu. Teflerin zilleri birbirine karışınca yanda horlayan  adam Allah diye bağırarak uyandı. Kaan can havliyle babasının yanına geri çöktü. Mustafa şaşkınlıkla izliyordu.
Hafızlar coşmuş, kendilerinden geçmişlerdi.
Sütunun önünde oturan adam kayıt yapmaya devam etti.
Genç Hafızlar Fatiha ile bitirdiler. Cemaat eşlik etti. Şişman adam geri gelip hemen hafızları içeri yemeğe davet etti.  Nuri arkalarından onlara eşlik etti. Onlar çıkarken zayıf ince uzun boylu, nur yüzlü yaşlı cana biri içeri girdi. Selam  verip Mustafa’nın yanına oturdu. Ona Hocam diye hitap ederek merhaba dediler. Oturunca sehpadaki plastik  bardak şeklindeki suyun naylonunu yırtıp hepsini bir dikişte bitirdi.
-Baba dışarıda top oynamak istiyorum.
-Bak sana bir şey okuyacağım, sonra gidersin, dedi Hoca.
Hoca okumaya başlayınca, insanların sesi soluğu kesildi. O kadar etkileyiciydi ki sadece odadakiler değil diğerleri de  pür dikkat kesildiler. Kaan da hayranlıkla onu izliyordu. Ne söylediğini hiç anlamadı, ama sanki bildiği şeyleri  muhteşem bir sesten dinliyordu. Hoca odadakileri alıp başka bir dünyaya götürdü. O kadar içten o kadar naifti.
Bitirince hep birden ağzına sağlık Hocam denildi.
-Baba onu kafasında bir şey yok.
-Oğlum takmak zorunlu değil, dedi Mustafa.
Biraz önce peçeteyi yazıp Hafız’a getiren adam, Hoca’nın yanına yaklaşıp bir şeyler geveledi.
-Ben şarkıcı mıyım deyyus istek yapıyorsun benden, diye bağırdı Hoca. Adam hiç ikiletmeden koşar adam odadan  dışarı kaçtı.
Kaan kıkırdadı.
Tam birileri kalkıp, birileri odaya girerken şişman çocuğun topu camda patladı.
Odanın her yerine cam parçaları saçıldı. Herkes bir an korkudan dilini yutmuş gibi dururken, Hoca;
-Vay kelp oğlu kelp dedi.

Nazım Hikmet ve Sonrası…

16 OCAK 2017, 15:00-17:00, BÜYÜK TOPLANTI SALONU, BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ Nâzım Hikmet’i 115. doğum gününde Toplumcu Gerçekçilik akımının edebiyat, tiyatro, mimari ve sinemadaki yansımalarının konuşulacağı bir panelle anıyoruz. Toplumcu gerçekçi sanat anlayışı Türkiye’de özellikle 1950’lerden 1980’lere dek başta edebiyat olmak üzere bütün sanatlarda derin izler bırakır. Nâzım Hikmet’in 1930’lardan itibaren öncülüğünü yaptığı bu hareket onun […]

NÂZIM HİKMET VE SONRASI: EDEBİYATTAN MİMARİYE TÜRKİYE’DE TOPLUMCU GERÇEKÇİLİĞİN İZLERİ — MURAT GÜLSOY üzerinden

Murat Gülsoy’dan modern edebiyatımızın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi

İyi yazar olmanın iyi okur olmaktan geçtiğini bilenler için… Murat Gülsoy’dan modern edebiyatımızın sıradışı romanları üzerine yeni bir seminer dizisi… Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Oğuz Atay’dan Tutunamayanlar, Yusuf Atılgan’dan Anayurt Oteli, Adalet Ağaoğlu’ndan Ölmeye Yatmak ve Orhan Pamuk’tan Kara Kitap. Murat Gülsoy edebiyatımızın köşetaşlarını oluşturan romanlar üzerine bir seminer dizisi başlatıyor. Yıllardır tartışılan bu […]

5 Hafta 5 Roman Türk Edebiyatı — MURAT GÜLSOY üzerinden